19/8/2009 - tevekkül
Efendimiz (sav)i üzüntü basınca şöyle derdi: Kullara karşı ALLAH bana yeter. Mahluklara karşı HALIK bana yeter. Rızık yiyenlere karşı rızık veren bana yeter. Bana O yeter ki ancak O yeter. Bana ALLAH yeter. O ne güzel bir vekildir. Bana ALLAH yeter. O’ndan başka ilah yoktur. O yüce arşın sahibidir. (C.Sağir)
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
1/1/2009 - KUDÜS için ne yapabilirim??
İslâm’ın mübarek ve kutsal mekanlarının üçüncüsü ve ilk kıblemiz Mescid-i Aksa’yı yüreğinde taşıyan şehir kırk yıldır Yahudi işgali altında… Esir, boynu bükük, her gün şehitler veren, bağrında milyonlarca mağdur ve mazlum barındıran Filistin’in başkenti Kudüs…İslam dünyasının kanayan yarasının sürekli kan damlatan kalbi Kudüs… Bu şehrimiz tarihimiz boyunca defalarca saldırıya ve işgale maruz kalmıştır.
Hz. Resül, Peygamberimiz Muhammed’den (s.a.v) İsra ve Miraç yadigarı olarak kalan ve Cenab-ı Allah’ın bu ümmete tevdi’ ettiği kutsal şehir, İslamî fetihten sonraki tarih diliminde de iki kez esir düştü. Haçlılar beşinci/onbirinci yüzyılda bir dönem bu kutsal mekanı ele geçirdiler. Fakat bu işgal uzun sürmedi… Zira İslam ümmeti bu acıya dayanamadı, bu zilleti kabullenemedi. Bu mübarek şehrin işgalini ve esaretini bir asra yakın bir müddet kalbinde ızdırab taşıyarak sabırla yeniden fethetmeye azmetti ve bu azmini gerçekleştirdi. Ümmetin dava sahibi imanlı mensupları bu işgale karşı direnmeyi bir görev kabul ettiler. Nihayet Salahaddin el-Eyyubî gibi şanlı bir Müslüman kumandan bu şehrimizin işgalini ve esaretten kurtulması meselesini kendisine dert edindi. Bunun için bu işgal uzun sürmedi. Salahaddin tarafından Kudüs’ün yeniden fethedildiği günler öncesinde yaklaşık yarım asır süren heyecan dolu bir dönem yaşandı.
İşte o günlerde herkesin kalbi Kudüs için çarpıyordu. Şairler Kudüs için şiir yazıyorlardı. Marşlar Kudüs için çalınıyordu. Anneler bebeklerini uyutur ve avuturken Kudüs ninnileri ve marşları söylüyordu. Gençlerin ağzında hep Kudüs vardı. Kudüs’ün işgali zihinleri işgal ediyordu. Her dava sahibi Müslüman’ın kalbinde Kudüs taşınıyordu. Kalplere hâkim olan bu mübarek belde, orduları harekete geçiriyor, konferans ve toplantılar Kudüs için yapılıyordu. İlim adamları öğrencilerine, kumandanlar askerlerine hep Kudüs’ü hatırlatıyor ve esaretinin bitmesi gerektiğini zihinlerinde sürekli tutmalarını istiyorlardı.
Kısaca her mü’min ve her Müslüman “ben Kudüs için ne yapabilirim?” sorusunu kendi kendine soracak duygu ve sorumluluğu taşır olmuştu. İlim adamları, devlet adamları, kumandanlar, askerler, esnaf ve tüccar, sanatkâr, âmir-memur, genç-ihtiyar, anneler babalar ve çocuklar herkes, herkes bu soruyu soruyor ve sorumluluktan kurtulmanın yollarını arıyordu. “Ben Kudüs İçin ne yapabilirim”
Zira Kudüs’ün işgal altında olması bütün bir ümmeti sorumlu konumda tutuyordu. Herkes bu durum karşısında bir sorumluluk taşıyor ve kendi kendisine bir konum biçmeyi de görev kabul ediyordu. Zira ümmetin ilk kıblesi haçlıların işgali altındaydı. “Ben Kudüs için ne yapabilirim” sorusunu hep kendi kendisine soran ümmetin ferdleri bazen bu cevabı yine kendileri buluyorlardı.
Haçlı işgalinin sürdüğü o elim dönemde Atabeklerden Nureddin Mahmud Zengi zamanında yaşayan Halepli bir marangoz bu soruyu kendi kendine sorunca cevabını yine kendi mesleği ve imkanları içinde bulmuştu. Bir marangoz Kudüs’ü nasıl kurtarır veya oturduğu Halep’teki dükkanından bu şehrin işgalden kurtulması için ne yapabilirdi? Savaşa mı gitmesi gerekir, belki yaşı müsait değildi. Belki çoluk çocuğunu emanet edeceği kimse yoktu. Ama “Ben Kudüs için ne yapabilirim” sorusunu da zihninden asla eksik etmezdi. Bir marangoz Kudüs için ne yapabilir diye sürekli düşünürken zihni Kudüs’ün fethi ile meşgul olduğundan hatırına hemen bir görev gelir. Benim de görevim budur der: “Ben bir marangozum, yarın Allah’ın izniyle Kudüs fethedilecek ve ilk kıblemiz Mescid-i Aksa özgürlüğüne kavuşacaktır. Ama ne yazık ki zalim haçlılar bu mescidin minberini yok etmişlerdir. O halde ben de bu yüce mescide güzel bir minber yapabilirim. Bir marangoz olarak benim de bu şehre katkım bu olabilir.”
Bir mü’minin düşüncesi, bir Müslüman’ın zihni budur. Her insanın kendi çapında kendi imkanlarıyla yapabilecekleri vardır. Önemli olan neyi yapabileceğini düşünmektir. Minberi aylar süren bir gayret sonucunda yapar bitirir ve dükkanının bir kenarına koyar. Ben hayatta iken Kudüs işgalden kurtulur ve Mescid-i Aksa özgürlüğüne kavuşursa kendi ellerimle bu minberi götürür yerine yerleştiririm, yok eğer ben o fetih günlerinde hayatta olmaz isem, Müslümanlar bu minberi o mübarek şehri fethedecek olan kumandana teslim etsin ve Mescitteki yerine yerleştirilsin. Bu minber tam kır iki yıl o marangozun dükkanında bekler. Sonra Kudüs Salahaddin tarafından fethedilince olayı bilen bu büyük kumandan derhal Haleb’e bir ekip gönderip minberi Kudüs’e getirtir ve yerine yerleştirir. Minber 26 Receb 583 /1187 tarihinden 21 Ağustos 1969 tarihine kadar tam 782 yıl yerinde kalır. Ancak Mescid-i Aksa Siyonist işgalin fanatikleri tarafından yakılınca sadece birkaç parçası elde kalır. Bu gün bu parçalara bakılarak minber yeniden Türkiye’de yapıldı. İnşaallah en yakın zamanda yerine yerleştirilecektir.
Ama bu gün Kudüs hâlâ işgal altındadır ve hem de kırk yıldan beri süren bir Siyonist işgal… Irkçı, zorba, faşist ve batının desteğini arkasına almış, alabildiğine şımarık ve küstahça tavrıyla insafsızca zulmüne devam eden Yahudi işgali… Ve bunu karşısında büyük bir İslam dünyası, eli kolu bağlı olarak duruyor. Bu toprakları 7 Haziran 1967 tarihinde kaybettiğimizde Filistin ile ilgili böyle bir direniş ve bilinç varolmadığı gibi o günün İslam dünyasının başında bulunanlar da daha çok dışa bağımlı ve ABD ile Avrupa’nın kuyrukluğunu yapan bir yönetim tarzını sürdürüyorlardı. Bugün oluşan İslamî hareket ve İslamî bilinç yönetim kadroları üzerinde belli ölçüde de olsa bir etki yapmış ve genel halk kitlesinde önemli bir düzeyde bir Filistin’i dava edinme bilinci ortaya çıkarmıştır. Bu bilinç ile Halepli marangozun sahip olduğu bilinç hemen hemen aynı ortak paydaların bilincidir. O günlerde haçlı işgaline son verme heyecan ve gayreti vardı. Bu gün de bilinçli Müslümanların Filistin’e sahip çıkma ve Mescid-i Aksa’yı esaretten kurtarma arzusu ve gayreti vardır. Bu konuda hassas olan ve elinden geldiğince gayret eden Müslümanlar “Kudüs için ben ne yapabilirim” sorusunu sürekli olarak kendi kendilerine sormak zorundadırlar. Her Müslüman bu soruyu zihninde sürekli olarak canlı tutarsa, önümüzdeki yıllar Kudüs’ün geleceğinin daha da aydınlık günlere taşınacağı anlamını verecektir.
Aynen Kudüs’ün haçlı işgalinden kurtarıldığı günlerde olduğu gibi herkes Salahaddin el-Eyyubi’ni taşıdığı bilinç ve sahip olduğu duyguya sahip olursa bu mübarek şehir elbette esaretten kurtulacaktır. Salahaddin Kudüs işgali günlerinde şöyle düşünüyordu:
“Kudüs işgal altında iken bir Müslüman nasıl olur da gülebilir, Kudüs işgal altında iken bir Müslüman nasıl olur da rahat uyku uyuyabilir, Kudüs işgal altında iken bir Müslüman nasıl olur da rahat bir yemek yiyebilir ve rahatça bir su içebilir…”
Eğer bugün de bu ümmetin bütün ferdleri bu duyguyla yaşar ve bunu hayatının bir parçası haline getirirse, etrafı Allah tarafından mübarek kılınmış olan bu şehir, Yahudilerin kirli ellerinden kurtulacaktır. İşgalin kırkıncı yılında elinden bir şey gelmiyorsa “farzet ki körsün…bir taş al ve at… Elinden bir şey gelmiyorsa günde bir ekmek parasını da mı bu dava için, Kudüs ve Filistin için ayıramıyorsun?… Her Müslüman’ın bu konuda bir şeyler yapabileceğine inanıyorum…Ancak kırk yıldır süren bu işgali unutmaz isek…
ahmet ağırakça 16/09/2007
|
|
Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
14/11/2008 - cümleler yeter mi??

beni çantama kitaplar doldurmuş halde gören o garip adam ne güzel söylemişti bana seneler önce.. “bak oğlum; çok fazla şey okuma, yapmaya çalış. öyle şeyler yap ki insanlar ellerindeki kitapları yırtsınlar ve senin yaptıklarını yazsınlar. kimse yeni bir şey söylemez. çünkü her şey söylenmiştir. ama yeni bir şey yapabilir.” zaten o sıralar ben de bunları hissediyordum ama bana bu konuda cesaret verecek birisini bekliyordum. işte o günden sonra okumaktan ve bilmekten çok yapmaya başladım.. (ismail acarkan_ölümü özlemeyen aşkı anlayamaz)
|
|
Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
16/10/2008 - ama kimse sorsun istemiyorum:(

Soranlara “bir şeyim yok, iyiyim!” diyorum. Oysa benim bir şeyim var!''
(Nurdal Durmuş)
|
|
Yorum (7) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
15/10/2008 - Sükûta Mahkum Bir Münzevî..

Taş taş değil bağrındır taş senin Nereni nasıl yaksın söyle bu ateş senin Bir katılıktır dinamit söker mi yürekleri Başın bir kez bu kalbe çarpmasın ey taş senin! “Söz namusunu yitirmiş, hukuk, dağıtanın elinde can vermiş ve akıl terazisi bozulmuşsa gün sükût günüdür” diyeceksin. Eğer böyle bir günü yaşıyorsan; Konuşmayacaksın! Hakikati söylemeyeceksin! Hak, hukuk, özgürlük demeyeceksin! Sükut edeceksin! “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” denmiş olsa da, susacaksın! Dahası inzivaya çekilecek ve mahkûmiyetini yaşayacaksın! “Zarurete binaen” sükût edecek ve inzivaya mahkûm bir münzevî olacaksın! Sükut ettiğin için ızdırap da çekmeyeceksin! “Zira konuşsan da, söylesen de bir şeyin değişeceği yok!” diyeceksin kendi kendine! Kendini böyle avutacaksın! “Sözün bittiği yerdeyiz” diyerek ızdırapsız bir sükut içinde olacaksın! Yaşadığın “çaresizlik” olsa da sen ona “zaruret” diyeceksin. Çaresizlikten susacak, çaresizlikten inzivaya çekileceksin! İki cihan güneşi, "Allah'a ve ahiret gününe imanı olan, hayır söylesin veya sükût etsin" diyecek. Ama sen hayrı söyleme cesaretini kendinde bulamadığın için sükût edeceksin! İki cihan güneşinin bu sözünün gereğini yerine getiremediğin için diğer sözüne sığınacaksın: "Allah o kula rahmet etsin ki, konuştuğu vakit sözünden faydalanılır veyahut sükut eder de selamet bulur" Sükût edecek ve selamet bulmayı bekleyeceksin! Susmayı bilmeyen akılsızın cezasını sen çekeceksin! Cezanın adı sükût olacak! Cezanın adı ızdırap olacak! Cezanın adı inziva olacak! Bir yiğit Musa, ve bir Asa ve bir Yed-i Beyza bekleyeceksin! Sadece bekleyeceksin! Hiçbir zaman Musa olmayı düşünmeyeceksin ve asla bir asan olmayacak! Bu nedenle sihirbazların gösterisi devam edecek ve sen kendini sükûta mahkûm edeceksin! Sadece “bir yiğit Musa” bekleyeceksin! Bir altın buzağın bile olmayacak ve inancını yitireceksin! Hayatının geri kalanını, Tih çölünde, çaresiz, ızdırap içinde ve aciz bir şekilde “sükûta mahkûm bir münzevî” olarak geçireceksin! Konuşamayacaksın! Söyleyemeyeceksin! Çığlık atamayacak Haykıramayacaksın! Çünkü sen Bir örtünün altına gizlenip Sükûta mahkûm bir münzevî olarak Tih çölünde yalnız yaşayacaksın! Vedat Özcan
|
|
Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
13/10/2008 - ferrarisini satan bilge'den..

Julian “Bilgeler bana, ortalama bir insanın zihninden bir günde ortalama altmış bin düşüncenin geçtiğini söylemişti,” diye ekledi. “Beni gerçekten şaşırtan şey, bu düşüncelerden yüzde doksan beşinin bir önceki gün düşündüklerimizle aynı oluşuydu.” “Ciddi misin?” diye sordum. “Hem de nasıl. Kısır düşünme şeklinin yarattığı baskı bu. Her gün, çoğu olumsuz olmak üzere aynı şeyi düşünen insanlar kötü zihinsel alışkanlıklara kapılırlar. Yaşamlarındaki onca iyi şeye odaklanmak ve bunları daha da iyileştirmeye çalışmak yerine, geçmişlerinin tutsağı olmuşlardır..”
(ferrarisini satan bilge_robin sharma)
|
|
Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
9/10/2008 - ellerini ellerim saydım..

herkese elini uzatan bendim ama ilk kez sen uzattın bana ellerini bu yüzden gözyaşlarımı benim ellerimden başka bir de senin ellerin sildi sadece ve ben o günden sonra senin ellerini benim ellerim saydım. bu yüzden uzatamadım ellerimi sana hiçbir zaman.. (ismail acarkan)
|
|
Yorum (6) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
4/9/2008 - bir seyahat şeklidir mutluluk..

Sevgili Dost, Üzüntülerimiz, günlük hayatımızdaki ödevleri bile normal bir şekilde yapmamızı engelliyor. Kederin ağına takılan balıklar, çırpına çırpına ölüyorlar. Mutluluk bir seyahat şekli olması gerekirken, bir türlü ulaşılamayan hayali istasyonlar haline geliyor. Yüzlerimiz, hüznün yüzlerce elbisesinden hangisini seçeceğine bir türlü karar veremiyor. Aynı hava sıcaklığında bir gün üşürken, bir başka gün terleyebiliyoruz. Bir gün kahkahalarla güldüğümüz bir espriye, bir başka gün tebessüm etmekte zorlanıyoruz. Su bazen sıfır derecede donmuyor, bazen kaynamıyor yüz derecede. O halde “bizi mutlu kılan şey şartlardan çok, ruhumuzdur” (Voltaire) İstemekle değil, istememekle hür olan ruhumuz.. (A.Ali Ural/Posta Kutusundaki Mızıka)
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
31/8/2008 - bir ramazan masalı..

Bir varmış, bir yokmuş. Adı bilinmeyen uzak dağların ardında, hiç kimsenin duymadığı bir ülke varmış. Bu ülkede insanlar büyük büyük işler yaparlarmış; daha doğrusu öyle olduğunu zannederlermiş. İşleri büyük olunca, her anları çok yoğun olurmuş. Artık kimse kimseyi görmez olmuş ülkede... Sabah erkenden uyanan halk, işbaşı yapar; akşama kadar işinin başından ayrılmazmış. Dedik ya; büyük işlerin adamlarıymış onlar!.. O yüzden, ne doğarken, ne de batarken; onları hiç ilgilendirmezmiş güneş... Ne bahar geldiğinde kırlarda açan papatyalar, ne sonbaharda dökülen yapraklar dokunurmuş yüreklerine... Onlar papatyaların suyunu şifa diye satmayı, sonbaharda kış öncesi yakıt giderini azaltma planları yapmayı severlermiş. Kıyıda köşede kalmış hastalar, fakirler ve yaşlılar; kıyıda köşede kalırmış onlar için... "-Hayat, bu işte!.." derlermiş. "Hastalanırsan devre dışı olursun. Yaşlılık pilin bitmesi, iş gücünün azalmasıdır."
Fakirler içinse kimse tek lâf etmezmiş. Onlar, hiç yokmuş bu ülkenin gündeminde... Gel zaman git zaman; bir gün sokaklarda tellâllar bağırmışlar. "-Duyduk duymadık demeyin! Padişahımız ağır bir hastalığa dûçâr olmuştur. Herkes, şifası için elinden geleni yapsın; duâsı makbûl olanlar el açsın; şifâdan anlayan hekimler saraya adım atsın!.." Pek duâ eden olmamış ama; "Nasıl şifa oluruz?" diye düşünen hekimler, ülkenin dört bir yanından saraya akın etmişler. Bir de ne görsünler; padişah kocaman olmuş!!! Masal bu ya; padişah yemek yemeye çok çok düşkün bir adammış. "-Ülkeyi yöneten adam öyle mi olurmuş?" demeyin, masal işte! Padişah yemek yiye yiye hasta olmuş; vücudu kocaman olmuş. Artık ne oturabiliyor, ne kalkabiliyormuş. Hiç kımıldamadan öylece yatıyormuş padişah!.. Sanki midesi dağ olmuş. Öyle büyümüş ki, midesi, bedeninde kalbine hiç yer kalmamış. İşe bakın siz, mide büyüyünce, kalp küçülür, katılaşırmış. Hekimler, padişaha ilaçlar yapmışlar. Az yesin diye midesini küçültmeye çalışmışlar, ama kâr etmemiş. Hele kalbi için kimse bir şey yapamamış. Belki beslenir de büyür diye, gözyaşı takviyesi yapmışlar damarlarından. Nâfile, o da işe yaramamış. Padişahın yakınları ümîdi kesmişler. Ama kalbi sağlam bir hekim: "-Allah'tan ümit kesilmez!.." demiş. "Bu sözümü yabana atmayın! Ümit, kulların en sağlam ipidir." Onlar da, ümitlerini yeniden yeşerterek beklemeye başlamışlar. Bu güzel ve mânâ katılmış bekleyiş, ben diyeyim beş gün, siz deyin beş ay, devam etmiş. Bir gün, ülkenin sınırlarından içeriye yaşlı bir adam girmiş. Yaşlı dediysem, âsası olanlardan değil, gözü ve gönlü yaşlı olanlardan... Lâkin, kimse bilmezmiş gözünden çıkan yaşları, gönlündeki sızıyı... O, dimdik, dupduru gezmeye başlamış, Allah'ın yol verdiği bu ülkede. Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Geçtiği dereler-tepeler şenlenmiş. Yol boyu ağaçlar, serçeler ve karıncalar fark etmiş, bu adamda bir başkalık olduğunu... Ağır ağır yürüyormuş adam; karmakarışık bir hayata alışık ülke insanlarına inat, her âna anlam katıyormuş. Güneşe gülümsüyor, karıncalara yol veriyormuş. O yürüyor, ardından bir "huzur" rüzgarı bırakıyormuş efil efil... Böyle bir huzura alışık değilmiş insanlar. Ve onlar da durup derin derin içlerine çekmişler huzur rüzgarını. Hayat yavaşlamış ülkede. Bir adam, tek başına nasıl değiştirebilirmiş bunca şeyi, sözsüz, kelâmsız?! Şaşırmışlar... Nihayet; yolunu kesip adını sormuşlar. Durmuş adam, tebessüm etmiş: "-Ramazan..." demiş. Ramazan'ın yürüyüşü devam ediyormuş. Ünü her yere yayılmış, saraya kadar ulaşmış. Ümidi kuşanmış saray halkı, Ramazan'ı bir lutuf saymışlar ve saraya dâvet etmişler. Saraya giren Ramazan, lükse, şatafata hayret etmiş. O geldiğinden beri çoktan ülke gündemine düşmüş gerçi fakirler... Ama, bu israf kanına dokunmuş; üzülmüş, kalbine yaşlar inmiş. Onu alıp götürmüşler, hasta padişahın huzuruna... Ramazan, içeri girince bir daha sızlamış kalbi, yine ıslanmış. Kocaman bir bedenle, kımıldamadan yatan padişaha yaklaşmış; eğilip kalbini dinlemiş. Ne cılızmış kalbi; ah ne zayıf!... Padişahın yakınlarına dönmüş Ramazan; "-Bu hastalığın hekimlik dilinde adı; şişmanlıktır. Mânevi âlemde ise biz buna «ağır ruh hastalığı» diyoruz." "-Peki, çare nedir?" diye sormuşlar. "-Çare Allah'tır, Allah'tandır. 30 gün, 30 gece kalacağım bu ülkede... İlan edin halka; 11 ay bedenler doymuştur; bir ay ruh doyacak! Fakirler kardeş bilinecek, duâları alınacak. Ve zamanın kıymetini bilecek bütün insanlar. Seheri, sabah bilecek; «vaktin oğlu» olma yarışına girecekler!" "-Vaktin oğlu mu?" demişler, şaşırmışlar. "-Biz ona «ibn-ül vakt» deriz. Ancak bu hâle erişenler, aldıkları nefesi hissedebilirler, ciğerlerinin her köşesinde... Böylece, kalbin her atışı bir hayra alâmet olur." Sonra padişaha dönmüş, Ramazan: "-Sen de biraz iyilik yap. Hâl-hatır sor güle, böceğe!.. Tâ ki, kalbinin tıp tıp'larını duyasın..." Bunlardan sonra, saraydan çıkmış Ramazan. Ardında, rüzgarını bekçi bırakmış. Ülkenin her şehrini, sokağını, yaylalarını, ırmaklarını, ovalarını dolaşmış. Bir ay sürmüş yolculuğu... Bir akşam ezanı vakti, terk etmiş ülkeyi. Bir dahaki seneye niyetlenmiş; yine gelmeyi, yine düzen, yine sekînet getirmeyi... Burda da masal bitmiş. "-Bu masalda hiç mi kötü yok?" diye sormayın. Ramazan bir yere geldiğinde; bütün kötüler, esir edilirmiş bilinmez bir yerlerde. Gökten üç rahmet inmiş; biri padişahın cılız kalbine; biri "vaktin oğlu" olabilenlere, biri de Ramazan'ın rüzgârını yüreğinde hissedenlere... Kübra Akbey
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
Hakkımda
taşıyamıyorum artık seni,
sükûtun ağır yorgunluğu..
Muhabbet
Kategoriler
Arkadaşlarım
sessizyusuf vaktivisal feyne sevgipinari01 askinadilenciyim saklinciler kelimelerinahengi suspusunnotlari uykusuzamasallar bebenaz havfvereca birockhayalleri mehmeteminay krmzgl birincitekilsahis kelebeklersonsuzaucar askinsahibi esmalale kalbitasfiye altnsilsile
|